Taktidiri Deliller

GİRİŞ

Yaptığım çalışmanın ana konusu, takdiri delillerdir. Ancak takdiri delilleri ele almadan önce delillerin var oluş amacı olan ispat kavramını tanımlamaya çalıştım. İspat çeşitlerini kısaca anlatmaya çalıştım. Ardından ispatın konusu olan delilleri inceledim. Türk hukukunda deliller esas olarak ikili ayırıma tabidir, bunlar; kesin deliller ve takdiri delillerdir. Kesin deliller kanunda sınırlı olarak sayılmıştır. Takdiri deliller de HMK’da ele alınmasına rağmen HMK md. 192 gereği kanunda sayılmayan delillerin varlığı da kabul edilmiştir. Takdiri delilleri esas olarak dört başlık altında inceledim. Bunlar; tanık, bilirkişi, keşif ve özel hüküm sebepleridir. Çalışmamda bu konular üzerinde durmaya gayret ettim.

1. İSPAT ve DELİL KAVRAMLARI

1.1. İSPAT

1.1.1. İspat Kavramı

Kelime anlamı ile ispat, delil göstererek bir şeyin gerçek yönünün ortaya çıkartılmasıdır[1].

Hukuk biliminde ise ispat, genel bir ifade ile hâkimi ikna etme (inandırma) faaliyetidir[2] . Doktrinde, hemen hemen ittifak ile benimsenen bu düşünce, yapılan tanımlara farklı şekilde yansımıştır. Kuru’nun yaptığı tanıma göre “ Dava konusu hakkın ve buna karşı yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıkları hakkında mahkemeye kanaat verilmesi işlemine ispat denir”[3] . Aynı temel üzerinde ancak daha geniş bir anlatımla, Atalay ise ispatı şu şekilde tanımlamıştır. “Bir yargılama sürecinde taraflarca iddia edilen veya hâkimce resen gözetilecek olan, talebin konusu ile ilgili olarak uygulanacak bir hukuk normunun koşul vakıalarını karşılamaya elverişli olan somut vakıaların iddia edildiği gibi olduğu konusunda hâkimde kanaat uyandırmak üzere yapılan inandırma (ikna) faaliyetine”[4] ispat denir.

1.1.2. İspatın Konusu

İspatın konusu, tarafların iddia ve savunmalarının temeli olan vakıalardır (olaylardır). Vakıa ise maddi hukuk uyarınca bir hakkın doğmasına veya son bulmasına neden olan fiil veya işlemlerdir. İspatın konusunu oluşturan bu vakıalar, maddi hukukta belirtilen soyut vakıaları doğrudan doğruya karşılayan vakıalar olabileceği gibi, bunların varlığına dolaylı bir şekilde işaret eden vakıalar da olabilir[5]. İşte taraflar, bu hususların varlığı veya yokluğu hakkında hâkimi ikna çabası içinde olurlar ve bunlar hakkında delil gösterirler[6].

Ancak tarafların, her maddi vakıayı ispat etmelerine de gerek yoktur. İspatın konusunu oluşturmayan diğer bir ifade ile tarafların, hâkimi inandırma çabası içinde olmayacakları vakıalar da vardır.

Öncelikle davanın çözümünü etkilemeyecek vakıaların ispatına gerek yoktur[7]. Bu tür vakıaların ispatlanması veya ispatlanmaması uyuşmazlığın çözümünü etkilemeyeceğinden, tarafların bu vakıaları ispat etmeye çalışması anlamsız olacak, mahkemenin boşuna zaman ve emek harcamasına sebep olacaktır. Bu nedenle, hâkimin davanın başında esasa etkili maddi vakıaları ayırması, bunların dışında kalanları ise inceleme konusu yapmaması gerekir [8] .

Aynı şekilde, taraflarca hazırlanma ilkesinin uygulandığı davalarda, davanın çözümünü etkilemesine rağmen, taraflar arasında ihtilaflı olmayan maddi vakıaların da ispatına gerek yoktur[9]. Çünkü gerek maddi vakıayı ileri süren, gerekse de bu iddianın muhatabı olan taraf, belirtilen maddi vakıanın varlığı noktasında görüş birliği içindedirler. Ancak belirttiğimiz üzere; bu durum sadece taraflarca hazırlanma ilkesinin uygulandığı davalar için geçerlidir. Buna karşılık, resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalarda, hâkim tarafların mutabık olduğu maddi vakıaları tekrar inceleyebilir, gerekirse bunlar hakkında delil toplanmasına karar verebilir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 187/2. maddesi uyarınca; Herkesçe bilinen vakıalarla, ikrar edilmiş vakıalar çekişmeli sayılmaz. Bu anlamda, herkesçe bilinen vakıalardan ne anlaşılması gerektiği önem taşır. Yargıtay’ a göre maruf ve meşhur vakıalar “ kamuca az veya çok herkesin bildiği, en önemlisi gerekli olduğu takdirde bilinilebilmesinin kolayca gerçekleştirilebileceği ve mahkemelerinde bilgisi altında olan vakıalardır”. Örneğin, tarihi olaylar, takvim günü, mevsim koşulları, iki yer arasındaki mesafe, maruf ve meşhur vakıa sayılabilir.

Hâkimin bildiği vakıalar da ispatın konusunu oluşturmazlar. Hâkimin, mesleği gereği öğrendiği diğer bir ifade ile baktığı davalar nedeniyle bildiği ve hatırladığı olayların ispatına gerek yoktur. Ancak, hâkimin tesadüfen veya özel hayatında karşılaştığı vakıalar bu kapsamda değerlendirilmez ve taraflarca ispat edilmeleri gerekir [10] .

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesine göre; “ Hâkim, Türk hukukunu resen uygular.” Madde metninden de anlaşılacağı üzere hâkim Türk kanunlarını resen uygular. Bu sebeple tarafların, uyuşmazlığa uygulanacak kanun hükümlerini ispat etmeleri gerekmez[11]. Diğer bir ifade ile kanun hükümleri, ispatın konusunu oluşturmazlar.

Örf ve adet kurallarının ispatın konusunu oluşturup oluşturmayacağı ise tartışmalıdır. Bir görüşe göre, iddiasını veya savunmasını örf ve adet hukukuna dayandıran taraf, örf ve adet hukukunu ispat ile mükelleftir. Çünkü hâkimin, yazılı olmayan ve yöreden yöreye hatta türlü sanat ve meslek guruplarına göre değişen örf ve adet hukuklarını bilmesi ve bunları araştırması beklenemez. Karşı görüşe göre ise örf ve adet kuralları da bir hukuk kuralı olduğu için HMK’nın 33. maddesinin açık hükmü uyarınca, hâkim tarafından resen uygulanır. Bu sebeple, tarafların bu kuralları, ispat etmesine gerek yoktur[12] .

1.1.2. İspat Yükü

Hâkim, huzuruna gelen her dava hakkında bir karar vermek zorundadır. Bu yükümlülüğünü yerine getirirken taraflarca getirilen vakıaların var olup olmadığı hakkında kanaat sahibi olmalıdır. Hâkimi bu kanaate ulaştırma sorumluluğu da kural olarak tarafların üzerindedir. İşte ispat yükü, bu sorumluluğun, hangi tarafa düştüğünü belirler. Bu anlamda ispat yükü bir vakıanın var olup olmadığının anlaşılamaması diğer bir ifade ile ispat edilmemesi yüzünden hâkimin aleyhte bir kararıyla karşılaşma tehlikesi olarak tanımlanabilir[13].

İspat yükü, ancak bir vakıanın, var olup olmadığı noktasında bir belirsizliğin söz konusu olduğu durumlarda önem taşır[14]. Hâkim, tarafların sunduğu deliller ile bir vakıanın varlığı noktasında bir kanaate sahip olmuşsa, ispat yükünün kime ait olduğunu, belirleme zorunluluğu yoktur[15]. Ancak, taraflarca sunulan delillerle, çekişmeli vakıaların mevcudiyeti hakkında bir tespit yapılamamışsa, hâkim aleyhine karar vereceği kişiyi bulmak için ispat yükü düşen tarafı bulmak zorundadır. Bu belirlemeye göre bulanacak taraf, vakıanın ispatını sağlayamazsa, aleyhine hüküm kurulma tehlikesi ile karşılaşacaktır.

Hâkim, ispat yükünün kime düştüğünü belirlerken ispat yükü kurallarından faydalanır. Bu kurallar “olayların ispatsız kalması nedeniyle yargıcın aleyhte bir kararıyla karşılaşma tehlikesinin, hangi olay bakımından kimin üzerinde bulunduğunun belirlenmesi” için gereken kurallar olarak tanımlanmıştır[16].

İspat yükü kurallarının hukuki niteliği ise tartışmalıdır. İspat yükü kurallarının hukuki niteliğinin belirlenmesi, devletler özel hukuku açısından ispat yüküne ilişkin kurallara hangi bağlama kuralının uygulanacağı, kuralların geçmişe yürüyüp yürümeyeceği ve son olarak da ispat yükü anlaşmalarının yapılıp yapılamayacağının tespiti açısından önem arz eder[17] . Katıldığımız baskın görüşe göre, ispat yükü kuralları maddi hukuka ilişkin kurallarıdır[18]. Bu kabulün sonucu olarak devletler özel hukukunda, ispat yükü “lex fori” ye (yargılamayı yapan devletin-hakimin hukukuna) göre değil lex cause’ ye (uyuşmazlığın esasına uygulanacak hukuka) tabi olacaktır ve lex cause uyarınca ispat yükü kendisine düşen taraf bulunacaktır. Diğer taraftan, ispat yükü kurallarının, maddi hukuka ilişkin olduğunun kabulü, irade serbestîsini de beraberinde getirdiğinden, tarafların ispat yükünün kime ait olacağı hususunda sözleşme yapabileceklerinin kabulü gerekir .

İspat yükünün belirlenmesine ilişkin genel kural MK’ nun 6. maddesinde düzenlenmiştir[19]. Bu madde uyarınca “ Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”. Bir başka ifadeyle, bir vakıadan kendi lehine sonuçlar çıkaran taraf, bu vakıayı ispat etmek durumundadır. Bu sebeple, ispat yükü her zaman davacı da olmayabilir. Ekseri menfi tespit davalarında olduğu gibi ispat yükü davalının üzerinde de olabilir[20] .

Hemen belirtmekte fayda var ki, genel kural mutlak olmayıp istisnaları mevcuttur. İlk olarak, kanunlar ispat yükünün kime düştüğünü belirlemişlerse artık genel kural uygulanmaz (MK m. 6). Bu durumda ispat yükü, kanunun gösterdiği tarafa aittir. Örneğin TBK’ nın 112. maddesi uyarınca sözleşmeyi yerine getirmeyen borçlunun, bundan kaynaklanan zararı ödememesi için, kendisine hiçbir kusurun isnat edilemeyeceğini ispat etmesi gerekir. İkinci istisna ise normal durumun aksinin ispatı halinde söz konusu olur. Normal durumun aksini iddia eden taraf, bunu ispatla yükümlüdür. Bir durumun normal olup olmadığının tespiti ise genel hayat tecrübelerine göre belirlenecektir[21]. Örneğin normal durum, tarafların bir hukuki ilişkiyi yaparken fiil ehliyetine sahip olmalarıdır. Bu sebeple, fiil ehliyetinin olmadığını iddia eden taraf, ehliyetsizliği ispat etmelidir. Diğer bir istisna ise bir karinenin varlığı halinde söz konusu olur[22]. Karine, aksinin ispat edilip edilememesine göre kesin ve adi karine olmak üzere ikiye ayrılır. Kesin karinelerin aksinin ispatı mümkün değildir. Bu sebeple, açıklamalarımız adi karineye ilişkindir. İddiasını adi karineye dayandıran taraf, iddiasını ispat ile yükümlü olmayıp, bu karinenin aksini iddia eden tarafın, iddiasını ispat etmesi gerekir[23] . Örneğin, resmi sicil ve belgeyi ibraz eden taraf, bunun içeriğini ispat ile yükümlü olmayıp, bu belgelerin aksini iddia eden taraf, iddiasını ispat ile yükümlüdür. Son olarak da, taraflar arasında ispat yükü sözleşmesi yapılmışsa, ispat yükü, genel kurala göre değil, tarafların üzerinde anlaştıkları sözleşme maddelerine göre belirlenir[24].

1.1.4. İspat Türleri

1.1.4.1. Asıl İspat – Karşı İspat – Aksini İspat

Asıl ispat, karşı ispat ve aksini ispat ayrımı, ispatın amacıyla ilgili yapılan bir sınıflandırmadır[25] .

Doktrinde asıl ispat; “Hukuk normunun soyut vakıalarını karşılayan vakıaların, iddiasının doğru olduğunu iddia eden ve ispat külfeti taşıyan tarafça yapılan ispat” olarak tanımlanmıştır[26] . Karşı ispat ise asıl ispat faaliyeti ile hâkimde oluşan, kanaati sarsmak, çürütmek veya henüz oluşmamışsa, oluşmasını engellemek üzere karşı tarafça yapılan ispattır[27].

Karşı ispat, doğrudan karşı ispat ve dolaylı karşı ispat olmak üzere ikiye ayrılır. Birincisinde, asıl ispatın konusunu oluşturan vakıaların çürütülmesine yönelik diğer bir ifade ile bu vakıaların olmadığına ilişkin bir ispat söz konusu iken, ikincisinde ise asıl ispatın konusuna ilişkin vakıaların olmadığının ispatı değil, bu vakıaların ispat sonucunu sarsmaya uygun yeni iddiaların ispat edilmesi söz konusudur[28].

Aksini ispat ise karinelerle varlığı kabul edilen vakıaların mevcut olmadığının ispatıdır. Bu ispat türünde, özel bir ispat yükü kuralı sebebiyle ortaya çıkan, bağımsız bir ispat faaliyeti söz konusudur[29].

1.1.4.2. Doğrudan İspat – Dolaylı İspat

Asıl ispat, karşı ispat ve aksini ispat ayrımı, ispatın amacıyla ilgili iken, doğrudan ve dolaylı ispat ayrımı, ispatın içeriğinden kaynaklanır[30] .

Doğrudan ispat, kanunda düzenlenen maddi vakıaların varlığı veya yokluğunu doğrudan gösteren delillerle yapılan, ispat faaliyeti olarak tanımlanmıştır[31]. Bu ispat türünde, tarafın iddia ettiği vakıanın varlığına doğrudan işaret eden deliller söz konusudur. Örneğin, sözleşmeden kaynaklanan alacağın tahsili için açılan bir davada, borcun varlığını ispat etmek için sözleşme aslının mahkemeye sunulması doğrudan ispattır[32] .

Dolaylı ispat ise vakıaları doğrudan gösteren ve kendisinden vakıanın mevcudiyeti hakkında doğrudan bilgi edinebilecek delillerle değil, emare teşkil eden diğer komşu vakıalar ile iddiayı ispat etme faaliyetidir[33]. Örneğin, araç fren izinin ispatıyla, aracın ne kadar hızla gittiğinin belirlenmesi, dolaylı ispattır[34] .

Özet olarak, ispatın içeriğini teknik anlamda deliller oluşturuyorsa doğrudan ispat, emareler oluşturuyorsa dolaylı ispat söz konusu olur.

1.1.5. İspat Ölçüsü

İspat ölçüsü “iddia edilen bir vakıanın, hâkim tarafından ne zaman ispatlanmış kabul edilip bu vakıaya dayanılarak karar verilebileceğini, yani hâkimin dayanılan vakıayı ispatlanmış kabul edebilmesi için gereken kanaatin derecesini” ifade etmek için kullanılan bir kavramdır[35]. Bu derecenin katiliğine göre ispat ölçüsü tam ve yaklaşık ispat olarak ikiye ayrılır. Asıl olan tam ispattır. Kanunun özel olarak düzenlediği hallerde ise yaklaşık ispat aranır[36] .

1.1.5.1. Tam İspat

Hâkimin, iddia edilen vakıanın varlığına tam olarak inanması, bu konuda makul bir tereddüt yahut şüphesinin bulunmaması halinde tam ispat söz konusu olur[37]. Ancak hemen belirtmekte fayda var ki tam ispatın, her olay bakımından, matematiksel kesinlik derecesinde gerçekleşmesi beklenemez ve beklenmemelidir. Buradaki kesinlik (gerçeklik), normal hayatta kabul edilebilir bir kesinliği (gerçekliği) ifade eder[38].

Senetle ispat kurallarının (kesin delillerle ispat zorunluluğunun) uygulandığı hallerde, bu kesinliğin belirlenmesi daha kolaydır. Kanunda sayılan delillerin mevcut olması halinde, hâkimin, o vakıanın gerçekleştiğini kabul etmesi gerekecek, diğer bir ifade ile hâkimin o vakıa bakımından tam bir kanaate sahip olduğu kabul edilecektir. Kesin delillerle ispatın zorunlu olmadığı davalarda ise bu kesinlik, hâkimin vicdani kanaatine göre belirlenir. Ancak, bu durum, hâkimin keyfi kararlar almasına sebep olmamalıdır. Hâkim, mevcut delillerin hepsini toplamalı, bu delilleri, objektif bir şekilde değerlendirmeli ve kararını pratik hayat standartlarına göre kabul edilebilir, makul gerekçelere dayandırmalıdır[39] .

1.1.5.2. Yaklaşık İspat

Yaklaşık ispatta, hâkim bir vakıanın gerçekleştiği hususunda tam olarak bir kanaate sahip olmasa dahi, bu vakıanın varlığını muhtemel görmesi gerekir. Ancak, bu vakıanın gerçekleşmeme ihtimali de mevcuttur. Hâkim, vakıanın gerçekleşme ihtimalinin, gerçekleşmemesine oranla daha fazla olduğuna kanaat getirirse, o vakıayı ispatlanmış kabul edebilir[40] .

Yukarıda belirttiğimiz üzere, Türk hukukunda asıl olan tam ispattır. Yaklaşık ispat ise kanunun belirlediği istisna hallerde söz konusu olur. Bu haller, genellikle hâkimin acele karar vermesi gereken haller ile delil ikamesinin güç olduğu durumlardır[41]. Örneğin HMK’ nın 389. maddesinde düzenlenen ihtiyati tedbir ile İİK. 258. maddesinde düzenlenen ihtiyati haciz taleplerinde hâkimin araması gereken ispat ölçüsü yaklaşık ispattır[42] .

1.2. DELİL

1.2.1. Genel Olarak

Delil, bir vakıanın (varlığının veya yokluğunun) ispatı için başvurulan vasıtalar olarak tanımlanmıştır[43]. HMK ise 187. maddesi delil kavramını zımni olarak şu şekilde açıklamıştır; “İspatın konusunu tarafların üzerinde anlaşamadıkları ve uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek çekişmeli vakıalar oluşturur ve bu vakıaların ispatı için delil gösterilir.”

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun dördüncü kısım birinci bölümünde deliller düzenlenmiştir. Buna göre, Kanunda belirtilen deliller, şahadet (şahit), bilirkişi (ehlivukuf), keşif, kesin hüküm, senet, yemin, ikrar ve özel hüküm sebepleridir (hususi esbabı hüküm). Ancak medeni usul hukukunda bir davada kullanılabilecek deliller, kanunda düzenlenmiş delillerle sınırlı olmayıp, ispat vasıtası olabilecek her şey delil olarak kabul edilmiştir[44] .

Deliller, kendi içinde kesin deliller ve takdiri deliller olmak üzere ikiye ayrılır. Eğer hâkim, sunulan delille, o delilin ilişkin bulunduğu vakıayı, ispat edilmiş kabul etmek zorunda ise kesin delil, böyle bir zorunluluk olmadan, sunulan delili serbestçe değerlendirebiliyorsa takdiri delil söz konusudur. Diğer bir ifade ile kesin delillerde, hâkimin takdir hakkı yokken, takdiri delillerde hâkimin delilleri takdir etme yetkisi vardır[45]. Ancak, bu ayrım ve buna bağlanan sonuçlar, resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalarda uygulanmaz. Kural olarak, bu tür davalarda, hâkim kesin delillerle bağlı olmayıp, bütün delilleri serbestçe takdir eder[46] .

Türk hukukuna göre senet, ikrar, kesin hüküm ve yemin, kesin delil sayılırken; şahit, bilirkişi, keşif ve özel hüküm sebepleri ise takdiri delillerdir. Deliller arasında yapılan bu ayrımın, konumuz açısından önemi büyüktür. Doktrinde, senetle ispat kuralları olarak adlandırılan HMK’ nın 200. ve 201. maddeleri uyarınca, ispata konu hukuki işlemler, sadece senetle değil, diğer kesin delillerle de ispatlanabilir.

1.2.2. Delil Türleri

1.2.2.1. Kesin Deliller

Kesin deliller, şartları, hükümleri ve sonuçları kanun tarafından belirlenen ve kanunun aradığı şartların mevcut olması halinde hâkimin, bağlı olduğu ve takdir yetkisine sahip olmadığı deliller olarak tanımlanmıştır[47] .

Hukukumuzda, senetle ispat kuralının, uygulanmasının gerekli olduğu hallerde, (belirli miktarı aşan hukuki işlemler ve bunlara karşı defi olarak ileri sürülen hukuki işlemler) hâkim, ancak kanunun öngördüğü kesin delilleri inceleyerek o vakıanın ispat edilip edilmediğine karar verir. Bu sebeple, taraflarca, bir vakıanın ispatı için kesin delil gösterilmişse, hâkim o vakıanın gerçekleştiğini kabul etmek zorundadır[48] .

Yukarıda belirttiğimiz üzere hâkimin kesin delillerle bağlılığı, taraflarca hazırlanma ilkesinin geçerli olduğu davalar için söz konusudur. Resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu davalarda hâkim, kesin delillerle bağlı olmayıp, bütün delilleri serbestçe takdir eder[49] .

Kesin deliller; ikrar, senet, yemin ve kesin hükümdür.

1.2.2.2. Takdiri Deliller

Takdiri deliller, kesin delillerden farklı olarak, hâkimi bağlayıcı nitelikte olmayan ve hâkimin serbestçe takdir edebildiği delillerdir. Senetle (kesin delillerle) ispatı gereken hususlar hakkında takdiri delil dinlenemez. Bunlara dayanarak hüküm kurulamaz. Bu anlamda HMK, belirli iddia ve savunmalar açısından, kesin delilleri, takdiri delillerden üstün tutmuştur. Bununla beraber, kanunumuz, kesin (kanuni) delil ilkesi ile serbest delil ilkesini birlikte benimsemiştir. Senetle ispat kurallarının, hukuki işlemlerin ispatına hasredilmesi karşısında, hukuki fiillerin ispatı için takdiri delillere başvurulabilecektir. Bunun yanında, senetle ispat kurallarının kapsamına giren bir hukuki işlem hakkında senet elde edilmesi maddi veya manevi bir sebepten dolayı imkânsız ise ispata konu hukuki işlem hakkında da takdiri delillere başvurulabilir. Takdiri deliller şahit, bilirkişi, keşif ve özel hüküm sebepleridir. Aşağıda bu takdiri delilleri açıklamaya çalışacağız.

1.2.2.2.1. Tanık

Tanık, davada taraflar arasında çekişmeli olan, geçmişte meydana gelmiş olaylar ve durumlarla ilgili sahip olduğu bilgi ve algılarını mahkemeye aktaran kişidir[50]. Tanık, davanın taraflarından başka bir üçüncü kişidir. Taraflar kendi davalarında tanık olamazlar. Tarafların bilgisinden davada tarafların dinlenmesi ve isticvap yolu ile yararlanılır.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 245’e göre herkes tanıklık yapmak zorundadır. Tanık olarak çağrılan kişi, çağrıldığı mahkemeye gelmek ve sorulan sorular üzerine bildiklerini açıklamak zorundadır. Ayrıca tanık, verdiği ifadeden sonra yemin etmek zorundadır.

Tanık, hâkim tarafından kural olarak mahkemede dinlenir. Hasta veya sakat olması sebebiyle mahkemeye gelemeyen tanığı, hâkim bulunduğu yerde dinler. Taşınmaza ilişkin hususlarda ve tanığın dava ile ilgili bir yeri veya şeyi göstermesi suretiyle dinlenmesinin gerçeği daha iyi aydınlatacağı düşünülen durumlarda tanığın olayla ilgili yerde mahkeme binası dışında dinlenilmesine hâkim karar verebilir. Dava, tanığın bulunduğu yerden başka bir yerde görülüyorsa, bu durumda tanık istinabe yolu ile bulunduğu yerdeki mahkeme aracılığı ile dinlenir.

Tanıklar ayrı ayrı dinlenir, gerektiğinde birbirleriyle yüzleştirilebilirler (m. 261). Tanık, bildiğini sözlü olarak anlatır. Yazılı notlar kullanması kural olarak yasaktır (m. 261). Tanığın anlatacakları bittikten sonra, sözlerini doğrulamak için hâkim tarafından yemin ettirilir (m. 256).

1.2.2.2.2. Bilirkişi

Hâkimin, davayı çözümlemesi ve bir hüküm kurabilmesi için bazen kendisinin bilmediği özel ve teknik bilgiye ihtiyacı olabilir. Bu durumda, hâkim bu teknik ve özel bilgiye sahip kişilerden görüş ve yardım alabilir. Bu anlamda hâkimin görüş ve yardımını talep ettiği kişiye bilirkişi denir (HUMK m.275)[51] .

Hangi hususlar için bilirkişiye gidileceğine ve bilirkişiye başvurulup başvurulmamasına hâkim karar verir. Hâkim, bilirkişiye başvurma kararını, resen alabileceği gibi, taraflardan birinin talebini haklı bularak da alabilir[52]. Ancak, bazı durumlarda bilirkişiye başvurmak kanun tarafından emredilmiş olabilir. Örneğin, akıl hastalığı sebebiyle açılmış olan boşanma davalarında, akıl hastalığının bilirkişi aracılığıyla tespiti şarttır (MK m.165)[53]. Böyle durumlarda, hâkimin bilirkişiye müracaatı takdire bağlı olmayıp kanuni bir zorunluluktur. Bunun aksine, kanun tarafından bilirkişiye başvurulmasının yasaklandığı hallerde vardır. Bu anlamda hâkim, mesleği gereği bilmesi gereken genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konular için bilirkişiye başvuramaz (HMK m.266). Ancak, HMK’ un bu maddesinin uygulandığı pek söylenemez. Hâkimlerin, uygulamada sıklıkla hukuki konular için de bilirkişiye başvurdukları görülmektedir.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu, bilirkişilerin seçimini hâkime bırakmıştır. Kural olarak, hâkim kaç bilirkişi seçileceğine karar verir ancak seçeceği bilirkişi sayısı tek sayı olmak zorundadır. Hâkimin bilirkişi seçme hususundaki takdir hakkı da sınırsız değildir. Belirli hususlar için kanun veya hükümet tarafından resmi bilirkişiler belirlenmişse hâkim, bu resmi bilirkişilerden birine başvurmak zorundadır. Örneğin, Adli Tıp Kurumu Kanununda ve Kamulaştırma Kanununda bu konuda özel hükümler düzenlenmiştir[54] .

Mahkemece görevlendirilen bilirkişi, kendisine başvurulan hususlar için, işin niteliği uygunsa, görüşünü ve bilgisini hemen açıklar. Bu hususlar tutanağa geçirilir ve bilirkişi tarafından imzalanır. Eğer işin niteliği gereği bilirkişi, raporunu yazılı olarak vermesi gerekiyorsa, hâkim bilirkişiye süre verir. Bu süre kural olarak 3 ayı geçemez (HMK m.274).

Kendisinden teknik ve özel bilgiyi gerektiren bir husus hakkında yardım talep edilen bilirkişi, kendisine hangi konular için başvurulmuşsa, bu konular hakkında görüşünü açıklar. Hâkimin yerine geçip, davanın esasını çözer nitelikte görüşler bildiremez[55]. Ancak, uygulamada, hâkimler, hangi konular için bilirkişiye gidildiğini tam olarak açıklamamakta dosyayı bütün olarak bilirkişiye göndermektedirler. Bu sebeple bilirkişiler, hâkim gibi davanın esasını çözer nitelikte raporlar düzenlemektedirler.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ nun 282. maddesi uyarınca Hâkim, bilirkişinin oy ve görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir. Bilirkişi delili, takdiri bir delidir ve hâkim bunu serbestçe takdir eder[56]. Aksi düşünce tarzı, hâkimin bağımsızlığını zedeler[57]. Bu anlamda hâkim, bilirkişi raporunda eksik veya müphem konular bulunduğunu tespit ettiği takdirde tekrar bilirkişi incelemesi yaptırabilir (HMK m.281). Bunun yanında, hâkim bilirkişiye başvurmadan önce sahip olmadığı özel ve teknik bilgiyi, bilirkişi raporu ile veya kendi özel çalışması ile sonradan kazanırsa, bilirkişi raporunu değerlendirip, makul bir şekilde gerekçelendirmek şartıyla bilirkişi raporunun aksine bir karar da verebilir[58]. Buna karşılık, kanunen veya fiili durum sebebiyle mutlaka bir bilirkişi görüşü gereken hallerde (DNA ve Kan Testleri gibi) hâkim, bilirkişi raporları aleyhine karar veremez. Gerektiği takdirde, söz konusu bilirkişi raporunun düzeltilmesini yahut yeniden bilirkişi raporu alınmasına karar verir[59] .

Bilirkişiler, verdikleri raporlarla, hâkimin kanaatini önemli ölçüde etkilerler. Bu sebeple bilirkişilerin tarafsız olmaları gerekir. Kanun’da bu hususu dikkate alarak, bilirkişilerin reddini düzenlemiştir. Buna göre bilirkişiler, hâkimlerin yasaklılık ve red halini düzenleyen HMK’ nın ilgili maddelerine göre reddolunabilirler (HMK m.272).

1.2.2.2.3. Keşif

Geniş anlamı ile keşif, mahkemenin, kişilerin veya şeylerin durumları ve özellikleri hakkında duyu organları vasıtasıyla doğrudan doğruya bilgi sahibi olmasıdır[60]. Örneğin, bir tarlanın, büyüklüğü, varsa içinde bulunan diğer taşınmazların durumu, sulu tarıma uygun olup olmadığı gibi hususlar, keşfin konusunu oluşturabilir. HMK ise 388. ile 392. Maddeleri arasında keşif düzenlenmiştir. Keşfi sadece taşınmazlar için öngörmüştür. Taşınmazlar dışında kalan şeyler veya kişiler üzerinde hâkimin duyu organları vasıtasıyla doğrudan bilgi edinmesi, aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere hukukumuzda özel hüküm sebebi olarak adlandırılmıştır[61] .

Hâkim, gerekli olduğu takdirde, özel ve teknik bilgiye sahip bilirkişilerle birlikte keşif yapabileceği gibi vakıa hakkında bilgi sahibi olan şahitleri de keşif sırasında dinleyebilir.

Keşif, hâkimin ihtilaflı konu üzerinde bizzat bilgi edinmesini sağladığı için önemli ve güvenilir bir delildir. Bu sebeple hâkim, keşif kararını resen alabileceği gibi tarafların talebi ile de keşfe karar verebilir. Ancak, mahkeme sadece kendi yargı çevresi içersinde keşif yapabilir. Yargı çevresi dışında kalan yerler için ancak istinabe yoluyla keşif yapılır(HMK 289).

1.2.2.2.4. Özel Hüküm Sebepleri

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ nda sayılan deliller sınırlı sayıda olmayıp, taraflar, iddia ettikleri vakıanın doğruluğu hakkında, hâkimde kanaat oluşturmak için kanunda belirtilen delillerin dışında başka vasıtalara da başvurabilirler. HMK’ un 192. maddesi, bu vasıtaları genel olarak özel hüküm sebepleri olarak adlandırmıştır. Bu madde uyarınca özel hüküm sebepleri ancak senetsiz ispat edilebilecek davalarda resen veya talep üzerine incelenebilir. Kanunun özel hüküm sebeplerini, senetsiz ispat edilebilecek davalara hasretmesi, özel hüküm sebeplerinin takdiri bir delil olduğunun göstergesidir[62] . Hâkimin, gayrimenkul dışındaki şeyleri, duyu organları vasıtasıyla bizzat muayene etmesi, koklaması, tatması veya dinlemesi aracılığıyla elde ettiği bilgi özel hüküm sebebidir. Örneğin satım sözleşmesine konu olmuş meyvelerin bozuk olup olmadığının bizzat hâkim tarafından görerek, koklayarak yahut tadarak tespiti bir özel hüküm sebebidir[63].

Doktrinde, özel hüküm sebepleri, geniş anlamda keşif halleri olarak nitelendirilmiştir. Dar anlamda keşif, gayrimenkullere ilişkin olmasına rağmen özel hüküm sebepleri gayrimenkul dışında davanın esasına tesir edecek şeylere ilişkindir. Bu nedenle keşfe uygulanacak hükümler, kıyasen özel hüküm sebepleri içinde uygulanır[64]. Örneğin, tarafların keşfe katlanma yükümlülüğü özel hüküm sebepleri için de geçerlidir. Gerçektende, özel hüküm sebebine konu olacak nesneyi elinde bulunduran yahut bedeninde özel hüküm sebebi kapsamında inceleme yapılması gereken kişi, yapılacak tespite rıza göstermek zorundadır. Aksi halde, özel hüküm sebebine konu vakıa, aleyhine olacak şekilde ispatlanmış sayılabilir[65] .

1.2.3. Delillerin Değerlendirilmesi

Delillerin değerlendirilmesi, hâkimin, taraflarca gerçekleştirilen ispat faaliyetinin başarılı olup olmadığına ve bir vakıanın ispatlanmış kabul edilip edilmeyeceğine dair yürüttüğü faaliyet olarak tanımlanabilir[66]. Hâkimin yürüttüğü bu faaliyet davadaki maddi meseleye ilişkindir. Bu anlamda, delillerin değerlendirilmesi, sadece hukuk kurallarına göre değil insan aklının yürüttüğü mantık ile bilimsel gerçeklerin ışığı altında incelenmelidir[67] .

Delillerin değerlendirilmesi hususunda temel hüküm HMK’ nın 189. maddesidir. Bu madde uyarınca “Kanuni istisnalar dışında hâkim delilleri serbestçe değerlendirir.” Madde her ne kadar hâkime delillerin değerlendirilmesi konusunda bir serbestlik vermişse de bu serbestiyet mutlak değildir. Kanun da belirtilen hallerde hâkim, delilin konusunu oluşturan vakıayı takdir edemez. Örneğin, HMK’nın 200. ve 201. maddeleri uyarınca, senetle ispat edilmesi gereken hukuki işlemler hakkında kesin deliller ibraz edildiği takdirde, hâkim bu hususu ispatlanmış kabul etmek zorundadır. Bu noktada hâkimin takdir hakkı yoktur. Diğer taraftan, senetle ispat kurallarının uygulanmadığı veya bu kuralların istisnalarının mevcut olduğu durumlarda, yani vakıaların şahitle ispatına izin verilen hallerde, kural olarak, hâkim delilleri serbestçe değerlendirir[68] . Konuralp, HMK’nın 189. maddesi uyarınca, hâkimin sahip olduğu takdir hakkının, diğer istisnalarını şu şekilde sıralamıştır. “senedin ispat gücüne ilişkin TMK’nıSn 133. maddesinde düzenlenen hastalık nedeniyle boşanma kararı verilebilmesi için doktor raporu aranacağına ilişkin kural; ikrar, kesin hüküm ve yemin gibi bazı beyan ve ispat araçlarına ilişkin hükümler; resmi sicil ve senetlerin ispat gücüne ilişkin MK’ un 7. maddesi;”. Belirtilen, bu hallerin mevcudiyeti halinde, hâkim bu delillerle bağlı olur. Bu konuda kanaat edinmiş olduğu varsayılır[69] .

Yukarıda arz edilen istisnalar dışında, hâkimin delilleri serbestçe değerlendireceğini belirtmiştik. Ancak, bu kural, hâkimin her delili, keyfi olarak değerlendirebileceği manasına da gelmez. Bu anlamda, hâkim belirli kural ve kıstaslara tabi olmalıdır. Bu anlamda, hâkim, sebep göstermeden bir delili kabul yahut reddetmemeli, ret veya kabul için gösterdiği sebebin de akla, mantığa ve tecrübe kurallarına uygun olmasına dikkat etmelidir .

Hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin, hâkim tarafından değerlendirilip değerlendirilmeyeceği hususunda ise HMK’ da ‘Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz.’ hükmü mevcuttur. Pekcanıtez / Atalay / Özekes’ e göre ise hukuka aykırı yoldan elde edilen deliller değerlendirilirken, medeni usul hukukunda geçerli olan dürüstlük kuralı esas alınmalı ve her somut olayın özelliklerine göre ihlal edilen kanun hükmü ile ispatlanmak istenen menfaat arasında amaca uygunluk hususu incelenmelidir. Bu anlamda gizli şekilde ele geçirilen tüm deliller hukuka aykırı delil olarak kabul edilmemelidir[70] .

Hâkimin, delilleri değerlendirirken yukarıda belirttiğimiz bütün bu sınırlara uyup uymadığının, temyiz denetimine tabi olup olmayacağı ise tartışmalıdır. Doktrindeki bazı yazarlara göre, HMK’ nın 198. maddesi uyarıca hâkimin, deliller üzerindeki serbest takdiri, sadece açık ve önemli hataların bulunması halinde Yargıtay denetimine tabi tutulabilir[71] . Buna karşılık, Yargıtay HMK’nın 371 maddesinde ifade bulan “Taraflardan birinin davasını ispat için dayandığı delillerin kanuni bir sebep olmaksızın kabul edilmemesi.” şeklindeki temyiz nedenine ve ülkemizde olayları tekrar inceleyebilecek istinaf yargı yolunun bulunmadığına dayanarak herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadan, bu denetimi yapmaktadır.

SONUÇ

Çalışmamda ispat faaliyetini ve ispat faaliyetine konu delilleri inceledim. Delillerin Hukuk Muhakemeleri Hukuku’ndaki önemi yadsınamaz niteliktedir. Zira usul hukuku deliller olmadan yürüyemez. Türk hukukunda deliller hakimi kesin olarak bağlayan deliller ve hakimin kanaatini etkileyen deliller olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakimin kanaatini etkileyen yani hakimi karar vermesinde kesin olarak bağlamayan delillere takdiri delil denilmektedir, ben de takdiri delillerin üzerinde durmaya çalıştım. Takdiri deliller esas olarak dört başlık altında incelenebilir, bunlar; tanıktır. Tanık davada taraf olmayan ve dava konusu olan şey hakkında görgü veya bilgi sahibi olan kişidir. Senetle ispat kuralının istisnası olan durumlarda tanık deliline başvurulabilir. İkinci olarak bilirkişilik müessesesi akla gelmektedir. Bilirkişi dava konusu olaylar hakkında hukuk dışında teknik ve özel bilgiyi gerektiren hallerde bilgisine görüşüne başvurulan kişidir. HMK’da bilirkişilikle ilgili kanun maddeleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Uygulamada bilirkişilik müessesesine tayin edilen görev aşılmaktadır ve bazen bilirkişiler gerek bilgisizliklerinden gerekse hakimlerin müsaadesiyle hakim yerine karar vermektedirler. Üçüncü takdiri delil olarak keşfi inceledim. Keşif hakime önemli konularda hakimin mahkeme salonu dışına çıkarak gayrimenkuller için yerinde inceleme yapabilme imkanıdır. Son olarak da özel hüküm sebeplerini inceledim. Özel hüküm sebepleri de kanunda sayılan deliller dışındaki delil yöntemleridir. Bazı durumların gerçekleşmesi halinde hakim kesin deliller ve diğer takdiri delillerle karar vermeye yeter kanaate ulaşamamaktadır. Bu halde özel hükümlerine başvurarak kararına dayanak sağlamaktadır.

KAYNAKÇA

ALANGOYA, H. Yavuz / YILDIRIM, Kamil / YILDIRIM, Nevhis Deren, Medeni Usul Hukuku Esasları, 8. Bası, İstanbul 2011.

ATALAY, Oğuz, Medeni Usul Hukukunda Menfi Vakıaların İspatı, İzmir 2001

BELGESAY, Mustafa Reşit; Hukuk ve Ceza Usulü Muhakemesinde Deliller, İstanbul 1940

KONURALP, Haluk, Medeni Usul Hukukunda İspat Kurallarının Zorlanan Sınırları, Tıpkubasım, Ankara 2009 (İspat Kuralları)

KURU, Baki; Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, C. II, İstanbul 2001

KURU, Baki / ARSLAN, Ramazan / YILMAZ, Ejder, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2014

ÖNEN, Ergun, Medeni Yargılama Hukuku, Ankara 1979.

PEKCANITEZ, Hakan / ATALAY, Oğuz / ÖZEKES, Muhammet, Medeni Usul Hukuku, Ankara 2013

POSTACIOĞLU, İlhan E, Medeni Usul Hukuku Dersleri, 6. Bası, İstanbul 1975

UMAR, Bilge / YILMAZ, Ejder, İsbat Yükü, İstanbul 1980.

YILDIRIM, Kamil; Senetle İspat Kuralının Türk Medeni Yargılama Hukukundaki Önemi, İlkeler Işığı Altında Medeni Yargılama Hukuku, İstanbul, 2012

  1. www.tdk.gov.tr (17.03.2015)
  2. POSTACIOĞLU, İlhan E.; Medeni Usul Hukuku Dersleri, 6. Bası, İstanbul 1975, s. 527; ÖNEN, Ergun; Medeni Yargılama Hukuku, Ankara 1979, s. 201; ALANGOYA, H. Yavuz / YILDIRIM, M. Kamil / YILDIRIM, Nevhis Deren; Medeni Usul Hukuku Esasları, 8. Bası, İstanbul 2011, s. 293
  3. KURU, Baki; Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Bası, C. II, İstanbul 2001, s. 1966.
  4. ATALAY, Oğuz, Medeni Usul Hukukunda Menfi Vakıaların İspatı, İzmir 2001, s. 5.
  5. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 306.
  6. KURU, Baki / ARSLAN, Ramazan / YILMAZ, Ejder, Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Ankara 2014 s. 376
  7. POSTACIOĞLU, s. 528.
  8. BELGESAY, Mustafa Reşit; Hukuk ve Ceza Usulü Muhakemesinde Deliller, İstanbul 1940;
  9. ÖNEN, s. 201.
  10. PEKCANITEZ, Hakan / ATALAY, Oğuz / ÖZEKES, Muhammet; Medeni Usul Hukuku, Ankara 2013, s. 390
  11. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 308
  12. BELGESAY, s. 34; ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 309.
  13. UMAR, Bilge / YILMAZ, Ejder, İsbat Yükü, İstanbul 1980. s. 3.
  14. UMAR / YILMAZ, s. 4.
  15. ATALAY, s. 10 vd.
  16. UMAR / YILMAZ, s. 5.
  17. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 310; UMAR / YILMAZ, s. 11 vd.
  18. ATALAY, s. 14; UMAR / YILMAZ, s. 9 vd.
  19. İspat yükünün belirlenmesine ilişkin temel kural olan bu madde, Türk Medeni Kanunu’ nunda düzenlenmesine rağmen aslında bir usul hukuku kuralıdır.
  20. KONURALP, Haluk; Medeni Usul Hukukunda İspat Kurallarının Zorlanan Sınırları, Tıpkıbasım, Ankara 2009, s. 81
  21. POSTACIOĞLU, s. 537
  22. Bu durumda söz konusu olan yasal (kanuni) karinelerdir. Doktrinde yasal karineler; “ispat konusu olan somut vakıa dışında varlığı anlaşılabilen başka bir vakıadan hareketle, uygulanacak normun koşul vakıasını karşılayabilecek, ispat konusu somut vakıanın varlığı ya da yokluğu veya bir hakkın ya da hukuki ilişkinin varlığı sonucunun kabul edilmesine imkân veren ve böylece ispat konusu somut vakıa hakkındaki belirsizlik halinin başka bir vakıa dolayısıyla bertaraf edilmesi sonucunu doğuran olumlu ispat yükü kuralları” şeklinde tanımlanmıştır. Bkz. ATALAY (Menfi), s. 46.
  23. BELGESAY, s. 50.
  24. KURU, C. II, s. 2017; PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 403. Belirtmekte fayda var ki, ispat yükü sözleşmeleri, ancak tarafların üzerinde tasarruf edebilecekleri davalar bakımından mümkündür. Bkz. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 316.
  25. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 294.
  26. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 294.
  27. ATALAY, s. 6; ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 294.
  28. ATALAY, s. 6.
  29. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 294; ATALAY, s. 7.
  30. ATALAY, s. 7.
  31. YILDIRIM Kamil; Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İstanbul 1990, s. 120.
  32. ATALAY, s. 7.
  33. ATALAY, s. 7. Dolaylı ispat, doktrinde emare yahut belirti ispatı olarak da adlandırılmaktadır. Emare (Belirti) kavramı hakkında ayrıntılı bilgi ve tartışmalar için bkz. KONURALP (İspat Kuralları), s. 19 vd. İlk görünüş ispatının, emare ispatı ile ilişkisi için bkz. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 417.
  34. KONURALP, s. 19.
  35. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 408.
  36. ATALAY, s. 43
  37. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 411.
  38. YILDIRIM, s. 40.
  39. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 411.
  40. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 412.
  41. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 412.
  42. ATALAY, s. 43.
  43. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 376.
  44. YILDIRIM, Kamil; Senetle İspat Kuralının Türk Medeni Yargılama Hukukundaki Önemi, İlkeler Işığı Altında Medeni Yargılama Hukuku, 3. Bası, İstanbul 2002, s. 119; PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 427.
  45. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 317.
  46. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 430.
  47. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 429.
  48. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 429.
  49. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 430.
  50. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 477.
  51. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 451.
  52. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 452.
  53. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 452.
  54. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 455.
  55. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 461 vd.
  56. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 468
  57. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 468.
  58. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 468.
  59. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 468-469.
  60. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 370
  61. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 482.
  62. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 463.
  63. KURU / ARSLAN / YILMAZ, s. 463.
  64. ALANGOYA / YILDIRIM / YILDIRIM, s. 372.
  65. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 485.
  66. ATALAY, s. 37.
  67. KONURALP, s. 43.
  68. YILDIRIM s. 213.
  69. KONURALP , s. 45.
  70. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 425.
  71. PEKCANITEZ / ATALAY / ÖZEKES, s. 551

Cevap Yaz